Evet:) Ben bir doğumgünü çocuğuyum bugün....
31 yılı geride bırakmış bir çocuk.
Bu sene hayatımın önemli senelerinden biri oldu.
Çok şey öğrendim kendime dair.
Çok sevdim ama çok sevilmedim ama o da önemli değil...
Bakalım 32 rakamı uğurlu gelir belki bazı konularda;)
10 Eylül 2008 Çarşamba
18 Ağustos 2008 Pazartesi
Elizabethtown misali yolculuğum
Evet nerede kalmıştım:) Filmi seyredenler hatırlayacaklardır, Orlando amcamız esas kızın hazırladığı haritaları takip ederek ve muzikleri dinleyerek babasının külleri ile bir yolculuğa çıkar. Neyse allahtan benim yanımda oturan bir vazo yoktu:)
Sabah beş sularında daha hava aydınlanmadan çıktım yola. İlk fotoğrafımız gidiş yolunda Eğirdir Gölü'nden. Tabii talihsizlik bu ya yeni misler gibi kokan arabam üstüne mıcırı atılmamış yolda iki renkli bir araba haline büründü. Üstü şeytan kırmızı, altı katran karası. Neyse söylenene göre çok bir zararı yokmuş hatta yararı bile varmış. Sonraki durak: Saklıkent Kanyonu. Avrupa'nın ikinci, Ülkemizin ise en uzun ve derin kanyonu, yaklaşık 20 km uzunluğunda. Zaten hepsini yürümeniz diye birşey sözkonusu bahis değil. Kayaların üzerinde buz pateni yapmak çok eğlenceli oluyor. Ha bir de yanlız başınıza gitmeniz tavsiye edilmez. Yanınıza kuvvetli birilerini alın, kayaların üzerinde sizi çekecek, inerken de tutacak biri lazım oluyor:)
Bir arkadaşım bu fotoğrafıma şöyle bir yorum yaptı "sanki kocaman bir balık seni yutmuş gibi:)". Eşyalarımı birilerine emanet edemediğim için Eşen Çayı üzerinde rafting yapamadım ya da daha serin sularına kendimi bırakamadım. Yine de çok eğlenceliydi. Özellikle çıkışların bir de inişleri olduğunu anladığınızda. Tırmanışta tecrübeli bir arkadaşım zaten inişler hiçbir zaman kolay olmaz demişti. Haklıymış. Neyse efendim insanlar benim zavallı zifte banmış araba garip garip baka dururken oradan ayrıldım. İki arabanın zar zor geçtiği yollardan en sonunda ana yolu bulabildim. Bir de gitmeden karayolları haritası almıştım. Ama anladım ki daha detaylısı lazımmış. Allahtan güzel Ülkemin insanları bir duvar kenarına "Xanthos, Patara, Kalkan" yazmışta yolu öylece buldum.

Sabah beş sularında daha hava aydınlanmadan çıktım yola. İlk fotoğrafımız gidiş yolunda Eğirdir Gölü'nden. Tabii talihsizlik bu ya yeni misler gibi kokan arabam üstüne mıcırı atılmamış yolda iki renkli bir araba haline büründü. Üstü şeytan kırmızı, altı katran karası. Neyse söylenene göre çok bir zararı yokmuş hatta yararı bile varmış. Sonraki durak: Saklıkent Kanyonu. Avrupa'nın ikinci, Ülkemizin ise en uzun ve derin kanyonu, yaklaşık 20 km uzunluğunda. Zaten hepsini yürümeniz diye birşey sözkonusu bahis değil. Kayaların üzerinde buz pateni yapmak çok eğlenceli oluyor. Ha bir de yanlız başınıza gitmeniz tavsiye edilmez. Yanınıza kuvvetli birilerini alın, kayaların üzerinde sizi çekecek, inerken de tutacak biri lazım oluyor:)
Bir arkadaşım bu fotoğrafıma şöyle bir yorum yaptı "sanki kocaman bir balık seni yutmuş gibi:)". Eşyalarımı birilerine emanet edemediğim için Eşen Çayı üzerinde rafting yapamadım ya da daha serin sularına kendimi bırakamadım. Yine de çok eğlenceliydi. Özellikle çıkışların bir de inişleri olduğunu anladığınızda. Tırmanışta tecrübeli bir arkadaşım zaten inişler hiçbir zaman kolay olmaz demişti. Haklıymış. Neyse efendim insanlar benim zavallı zifte banmış araba garip garip baka dururken oradan ayrıldım. İki arabanın zar zor geçtiği yollardan en sonunda ana yolu bulabildim. Bir de gitmeden karayolları haritası almıştım. Ama anladım ki daha detaylısı lazımmış. Allahtan güzel Ülkemin insanları bir duvar kenarına "Xanthos, Patara, Kalkan" yazmışta yolu öylece buldum.
Kalkan'ın girişinden bir görüntü...
Ufak bir yer. Şimdi farkettim ki, otelde hiç fotoğraf çekmemişim:( Ama merak eden olursa websitesinden bakabilirler http://www.allegrahotel.com. Fransız-Türk bir aile işletiyor. Oteli 2003 yılında açmışlar. Her sene gelen müdavimleri varmış. Onca yoldan, Saklıkent tırmanışlarının ardından pek tabii ki ertesi gün heryerim ağrıyordu. Gün arabamın eski rengine kavuşmasını beklemekle başladı. Yaklaşık 2 saat. Sonraki durak: Xanthos -
Fethiye’ye 46 km. uzaklıkta, Kınık köyü yakınlarında bulunan Xanthos, Antik Çağda Likya’nın en büyük idari merkezi idi. M.Ö. 545’te Perslerin egemenliğine girene kadar bağımsız olan kent, bundan yaklaşık olarak yüzyıl kadar sonra tamamıyla yanmıştır. Bu yangından sonra şehir tekrar inşa edilmiş, hatta M.Ö. II. yy.’da Likya Birliğinin başkenti olma görevini üstlenmiştir. Daha sonra Romalıların kontrolüne giren kent, bundan sonra Bizans egemenliğine girmiş ve 7. yy.’daki Arap akınlarına kadar Bizans egemenliğinde kalmıştır. Yerleşen her uygarlığın inşa ettirdiği yapılarda Likya gelenekleri, Helenistik ve Roma dönem etkilerini gösteren bu merkez 1988 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmıştır. (Kaynak: Kültür Bakanlığı)
Likya Yolu'nu yürüyemedim ama en azından levhalarından birini buldum:)(Seneye benimle yürüyecek arkadaş arıyorum, bana 509 km katlanacak biri var mı...)
Sıra Patara plajında.(Bu arada herkese MüzeKart'ı tavsiye ederim. Toplamda bir senelik kartı sadece 22 YTL'ye alabiliyorsunuz. Kültür Bakanlığı'na bağlı 300'ü aşkın müze ve ören yerinde geçerli.)Yaklaşık 18 km.lik bir plaj. Vikipedia'ya göre eskiden Yeşilçam filmlerinden çöl sahnelerinde fon olarak kullanılmış. Alabildiğine uzun. Ben hepsini yürüyemedim. Dönüşte ise, arabamın yine katran karası rengine bürünmesini istemediğimden başka bir yoldan döndüm. Kalkan-Kaş-Antalya-Isparta-Afyon ve Ankara:)Fakat çoğu antik kenti sabahın 6:00-7:00 saatleri arasında geçtiğim için gezemedim. Kendiliğinden seneye gidilecek birkaç yer belli oldu böylece.
Sabahın ilk ışıkları... Solitude and tranqulity...
Fethiye’ye 46 km. uzaklıkta, Kınık köyü yakınlarında bulunan Xanthos, Antik Çağda Likya’nın en büyük idari merkezi idi. M.Ö. 545’te Perslerin egemenliğine girene kadar bağımsız olan kent, bundan yaklaşık olarak yüzyıl kadar sonra tamamıyla yanmıştır. Bu yangından sonra şehir tekrar inşa edilmiş, hatta M.Ö. II. yy.’da Likya Birliğinin başkenti olma görevini üstlenmiştir. Daha sonra Romalıların kontrolüne giren kent, bundan sonra Bizans egemenliğine girmiş ve 7. yy.’daki Arap akınlarına kadar Bizans egemenliğinde kalmıştır. Yerleşen her uygarlığın inşa ettirdiği yapılarda Likya gelenekleri, Helenistik ve Roma dönem etkilerini gösteren bu merkez 1988 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmıştır. (Kaynak: Kültür Bakanlığı)Likya Yolu'nu yürüyemedim ama en azından levhalarından birini buldum:)(Seneye benimle yürüyecek arkadaş arıyorum, bana 509 km katlanacak biri var mı...)

Sıra Patara plajında.(Bu arada herkese MüzeKart'ı tavsiye ederim. Toplamda bir senelik kartı sadece 22 YTL'ye alabiliyorsunuz. Kültür Bakanlığı'na bağlı 300'ü aşkın müze ve ören yerinde geçerli.)Yaklaşık 18 km.lik bir plaj. Vikipedia'ya göre eskiden Yeşilçam filmlerinden çöl sahnelerinde fon olarak kullanılmış. Alabildiğine uzun. Ben hepsini yürüyemedim. Dönüşte ise, arabamın yine katran karası rengine bürünmesini istemediğimden başka bir yoldan döndüm. Kalkan-Kaş-Antalya-Isparta-Afyon ve Ankara:)Fakat çoğu antik kenti sabahın 6:00-7:00 saatleri arasında geçtiğim için gezemedim. Kendiliğinden seneye gidilecek birkaç yer belli oldu böylece.

Sabahın ilk ışıkları... Solitude and tranqulity... 5 Ağustos 2008 Salı
Devils Red - 206

İnsanın şeytan mı şeytan, kırmızı mı kırmızı bir arabası oldur da, onun hakkında yazmaz mı? Ya da onunla birlikte Akdeniz'in serin sularına doğru bir seyahate çıkmaz mı? Tecrübeli bir yürüşcü olsam sanırım Likya Yolu'nu yürümekten geri durmazdım. Toplam 509 km olan bu yol Fethiye'den başlıyor ve Antalya'da son buluyor. 2006 yılında Garanti Bankası bu yola sponsor olmuş ve bir kitap yayınlamışlar. Yolu baştan sona bütün duraklarıyla ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Ama pek tabii bir başına yürünecek bir yol değil. Benimde yanlız bir gezgin olduğum düşünülürse Likya yolu hayalimi biraz daha sonraya öteliyorum. Ama başka planlarım yok mu? Var tabii. Fethiye-Kalkan-Kaş hattında olacağım. Görmeyi planladığım yerler: Fethiye Müzesi, Xanthos, Letoon, Patara ve Kaputaş Plajları, Kekova....
18 Şubat 2008 Pazartesi
Geri dönüş

Çok uzun zaman olmuş. Burayı çok boşladığımın farkındayım. Ama artık geri döndüm. Soldaki resmi geçen seneki Nemrud maceramda çekmiştim. Yine görmediğim yerlere gidesim var. Şöyle Mart-Nisan gibi bahara doğru. Etraf yeşillere boğulmuşken. Beni bu manik-depresif modumdan çıkaracak şeylere ihtiyacım var. Ama önce para lazım:)
24 Aralık 2007 Pazartesi
Enter Sandman

Say your prayers little one
Dont forget, my son
To include everyone
Tuck you in, warm within
Keep you free from sin
Till the sandman he comes
Sleep with one eye open
Gripping your pillow tight
Exit light
Enter night
Take my hand
Off to never never land
Somethings wrong, shut the light
Heavy thoughts tonight
And they arent of snow white
Dreams of war, dreams of liars
Dreams of dragons fire
And of things that will bite
Sleep with one eye open
Gripping your pillow tight
Exit light
Enter night
Take my hand
Off to never never land
Now I lay me down to sleep
Pray the lord my soul to keep
If I die before I wake
Pray the lord my soul to take
Hush little baby, dont say a word
And never mind that noise you heard
Its just the beast under your bed,
In your closet, in your head
Exit light
Enter night
Grain of sand
Exit light
Enter night
Take my hand
Were off to never never land
23 Aralık 2007 Pazar
Dertli başımı alıp lavanta bahçelerine gitmek arzusu içindeyim...
Koyu maviliklerde olmak istiyorum, yakınlarında lavanta bahçeleri de olsun. Yazın gittiğim Şirince gibi. Yine yollara vurasım var kendimi. Bugünlerde içim daralıyor. Belki de yeni yıl kapıda ondandır. Sıkça bu sene içinde neler yaşadığımı, bunlardan neler öğrenmiş olmam gerektiğini düşünüyorum. Sanki normalde kendimi sorgulamazmışım gibi bu aralar daha çok yapıyorum. Çoğunlukla sanırım pek birseyler öğrenemedim. Aynı çizgide devam ediyorum. Her ne kadar artık böyle yapmayacağım, davranmayacağım desemde kendimi aynı davranışlar, düşünceler içinde buluyorum. Yani kısacası insan değişmiyor. Neysem oyum işte kardeşim:) Niye bu kadar kasıyorsam zaten hiç anlam veremiyorum. Bu arada yeni olan birşey var ama. Uzun zamandır yaşamadığım yeni korkular ekledim hayatıma. Bu hissi "korkunun ecele faydası yok" kategorisine sokabiliriz. Yani ben ne kadar korksamda, olamaması için çabalasamda sonucu etkileme gibi bir kudrete sahip değilim. Bir yandan da bu hissi sevmeye başladım. İnsanın hayatında bulunmasından, nefes almasından, konuşmasından, bakmasından, kısacası sadece varlığından bile mutlu olunan birinin olması çok güzel. Neyse bu kadar yeter, sakınan göze çöp batırmayalım. 28 Kasım 2007 Çarşamba
Benim YIM YIM'ın yenisi çıkmış.
Çocukluğumdan beri tutkunu olduğum belkide yegane şey, Arabalar. Belki çok küçük yaşta sevgili babamın kuçağıda direksiyon başına geçip, rallilere gitmekten sonra da televizyonda F1 GP'lerini seyrederken gelişti bu tutkum. Araba kimileri için sadece bir araçtır ayaklarını yerden kesen, onları bir yerden başka bir yere taşıyan. Peugeot maceram ise minik canavar 106'ım ile başladı ve yaklaşık 3 sene önce abisi 307'e terfi etmemle devam ediyor. Bu yaz kendisi ile epey bir yol yaptım. Sağolsun beni hiç yolda bırakmadı. Bodrum-Efes ve Bodrum-Alanya hattını birlikte geze geze, bol bol fotoğraf çekerek gittik. Pek keyifliydi. Yine yaz gelsede başka yerlere de gitsek, yeni yerler görsem. Bir gezici ruh var sanırım bende. Arada çoşar bu his içimde. Ama bu sefer bir yol arkadaşıda istiyorum. Yanlız olmak her zaman keyif vermiyebiliyor. Geçenlerde reklamları seyrediyordum, 308'i çıkarmışlar. Benim olmayan hiç bir 308'e güzel demem ama yinede pek bir hoşuma gitti. Yaşasın YIM YIM:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)